19 Şubat 2014 - 20:30
Levent Gültekin: Sahte Dindarların Maskesi Düştü!

Son üç dört yıl bana dürüst, ahlaklı, nazik, saygılı, adil, özgürlükçü biri olmak için İslamcıların arasında durmanın akıllıca bir iş olmadığını gösterdi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Levent Gültekin yaklaşık 20 yıl İslamcı, muhafazakar camianın medyasında çalıştı. Kendi tabiriyle onlarla büyüdü, onlarla beraber hayal kurdu.

Yeni Şafak’ta çalıştı, Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Star gazetesinde, 24’te, Cine 5’te üst düzey yöneticilikler yaptı. Bugün Türkiye’de etkili noktalarda bulunan insanlarla bir mahalle birlikteliğine sahip oldu.

Bu geçmiş birlikteliklerin onların reflekslerini fark etmeye kolaylık sağladığını söylüyor. “Aldıkları tutumun motivasyon kaynağını daha kolay anlıyorum. Ne yapabileceklerini, nereye yöneleceklerini, asıl dertlerinin ne olduğunu dışarıda durmanın da verdiği avantajla daha rahat gözlemleyebiliyorum” diye konuşuyor. Eski mahallesinden bir süre önce ayrılan ve bir web sitesinde uzun süredir çarpıcı makaleler kaleme alan Gültekin, Diken’in söyleşilerinin bu haftaki konuğu.

Eski ‘mahallenizden’ taşındığınızı söyleyebilir miyiz?

Doğrusunu isterseniz ben bir yere gitmiş değilim. Fakat bir mahalle topyekûn bir yere taşındı. Gücün, iktidarın yanına. İsmet Özel derdi ki‘Hangi gerekçeyle sosyalist olduysam aynı gerekçeyle de Müslüman oldum.’ Benim için de durum bundan farklı değil. Dindarlığı önemsememe gerekçe olan değerler benim onlardan ayrışmama da bir gerekçe oldu.

Peki neydi sizi onlardan ayıran değerler?

Son üç dört yılda gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım bana dürüst, ahlaklı, nazik, saygılı, adil, özgürlükçü biri olmak için İslamcıların arasında durmanın akıllıca bir iş olmadığını gösterdi.

20 yıl beraber namaz kıldığım, dürüstlük şarkıları söylediğim arkadaşlarım üç kuruş için birden hepsini unutmuşlardı. 

Dinin itibarı düştü diyebilir miyiz? 

Elbette. İnsanlar artık dindarların daha dürüst olduğuna, daha hakperest olduğuna inanmıyor. Dindarlığın insanı daha ahlaklı yaptığına inanmıyor. Namaz kılan adama duyulan bir güven vardı, artık duyulmuyor. Başı örtülüye bir itimat vardı artık yok.

Dindarların barıştan, nezaketten, hoşgörüden yana olduklarına dair algıyı gerçeğe dönüştürecek bir tutum takınamadılar.

İnsanların kafasında doğal olarak şöyle sorular oluşuyor: Bunca yıldır dini değerlerin eğitimini almış, hayatının önemli bir kısmını dinle diyanetle geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu kadar haksızlık ve yolsuzluk yapabiliyor? Nasıl olur da bu kadar kaba, çatışmacı, nezaketten, güzel ahlaktan uzak kalabiliyorlar? Din bunca sürede insanların üzerinde hiç mi etki etmemiş? Din insanları niçin adam etmedi? Onlarca yıldır topluma Allah’tan korkmayı öğütleyenler nasıl olur da Allah’tan korkmuyorlar?

40 yıllık dini atmosferi teneffüs eden insanların geldiği tuhaf bir nokta var. Ortaya çıkan dindar, Müslüman prototipinden kimse memnun değil. AK Partililer Cemaat’in dindarlarından memnun değil. Cemaat dindarları ise diğer dindarlardan. Toplum olarak biz de iki tarafın dindarlığından ne eminiz ne de memnunuz.

Nasıl olur peki böyle bir şey? 

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar. Sınav soruları onların döneminde çalındı. Haksızlık onların eliyle yaygınlaştı. Kabalık, nezaketsizlik, kuralsızlık onların eliyle pekiştirildi. Özel hayat onların eliyle ortalığa saçıldı. 40 yıl boyunca ibadetini yaptıkları dinden hiç nasiplenmemiş olmak olur mu? Benim aklım almıyor bunları.

Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı.

Türkiye tipi bir dindarlık gelişti diyebilir miyiz?

Bence Türkiye tipi değil, bütün dünyada benzer bir şey yaşanıyor. ‘Dünyanın filan yerinde o kadar düzgün Müslümanlar var ki, insanlar hayran kalıyor’ diyeceğimiz bir topluluk yok. Ne yazık ki böyle bir Müslüman topluluk oluşmadı.

Tek tek Müslümanlar var ama…

Tek tek bahsetmiyorum, grup olarak. Tek tek çok değerli insanlar var, hiç şüphem yok. Benim dediğim şey, daha üst yönetim, ama rengi veren de üsttekiler.

Hiçbirimiz Erzurum’daki Mehmet Ağa’nın dürüstlüğünden etkilenemiyoruz, çünkü o ancak kendi komşusuyla ilgili olabilir. Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı. Ama o polislerin büyük kısmı, bu memleketi daha dindar , daha şefkatli, daha müşfik insanlarla dolduralım diye oraya girenlerden oluşuyor. Ya da Ergenekon sürecinde gözümüzün önünde tonlarca haksızlık yapıldı. Bu adaletsizlikleri tam da bu özel yetiştirilmiş insanlar yaptı. Özel üretim sonunda ortaya çıkan bir insan dindar protitipi.

Peki sizce dindarlar kendi karşıtlarına dönüştü mü biraz? Kemalist iktidarla mücadele eden dindarların sadece etiketi mi farklıydı?

Ben etiketlerin, ideolojilerin aslında yüzeysel birer perde olduğunu fark ettim bu süreçte. Bu ülkede yaşayan her kesimin özde birbirinin kopyası olduğu ortaya çıktı.

Solcuların Kemalistlerden, İslamcıların laiklerden bir farkının olmadığını anladık. İktidar yanında durunca verdikleri tepkinin kaynağının ideolojiler değil bu ülkenin kültürü, ahlak anlayışı değer algısı olduğunu gördük.

Ne din, ne ideolojiler bu kuralı değiştiremedi. Kültürümüzün ortaya çıkardığı ahlak anlayışı dinin etkisiyle değişmedi. Solcular için toplumdan öğrendiklerinden daha fazlasını ideolojileri onlara vermedi. Daha özgür, daha eşitlikçi yapmadı.

Benzerliğimiz birbirimizden etkilenmemizden değil aynı kültür atmosferinde yetişmemizden kaynaklanıyor. Ülkede nezaket genel geçer kural ama sosyalist aldı İslamcı almadı. Mümkün mü bu? Ya da sağlam bir ahlak var dindarlar aldı ama laikler almadı. Öyle mi?

Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazınızda AK Parti ile Cemaat’in birbirlerinden nefret eden, birbirlerinin kuyusunu kazan gelin ile kaynana gibi olduklarını ve misafir yanında karşılıklı gülücükler saçtıklarını yazmışsınız. Size 2.5 yıl önce bu satırları yazdıran hangi dinamiklerdi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Hanefi Avcı Cemaat’in  emniyette örgütlenmesindeki en önemli isimlerden biridir.

Peki ilk ne oldu da su yüzüne çıktı?

Özellikle 7 Şubat’tan sonra Başbakan Cemaat’e güvenini kaybetti. Ve bu güvensizliğini de bürokrasideki tercihleriyle göstermeye başladı. Aslında bunun 7 Şubat’tan daha gerisi de var. O da şu: Hükümet iktidara geldiğinde bürokrasiye atayacağı insan kadrosunun ağırlıklı kısmını, yüzde 80 diyebiliriz Cemaat tabanından tercih etti. Çünkü kendi dünya görüşüne yakın, yetişmiş başka insan kaynağı yoktu.